HELAK EDİLEN KAVİMLER
Kavimlerin
helak olma sebepleri; peygamberlerini
yalanlamaları, putlara tapmaları, zulüm ve sapkınlıkta ileri gitmeleri ve
Allah’a isyan etmeleri şeklinde sıralanabilir.
Âd,
Semûd ve Şuayb (Medyen ve Eykeliler) kavimlerinin helakı, Sebe kavmini perişan
eden Arim seli, Ashâbu’l-Uhdûd hadisesi ve Fil olayı, Arap toprakları olarak
bilinen Bilâdü’l-Arap’ta meydana gelen helak hadiseleridir.
Musa
aleyhisselâm’ın düşmanları olan Firavun ve adamlarının helaki ile Karun ve
Haman’ın yok edildiği yer, Mısır topraklarıdır.
Lût
kavmini yok eden o dehşetli felaket ile helak yerine daha hafif bir cezaya
çarptırılan İlyas aleyhisselâm kavmi’nin başına gelenler, Bilâdü’ş-Şâm
topraklarında meydana geldi.
Helak
olan kavimler;
v Nuh Kavmi, Nuh Aleyhisselem
v Nemrud ve kavminin helakı, İbrahim Aleyhisselam
v Âd Kavmi, Hud Aleyhisselam
v Semûd Kavmi, Salih Aleyhisselam
v Lût Kavmi, Lut Aleyhisselam
v Şuayb Kavmi (Medyen Halkı ve Eykeliler), Şuayb
Aleyhisselam
v Ashâbu’l-Karye
v Ashâbu’s-Sebt
v Ashâbu’l-Uhdûd
v Tübba Kavmi
v Ashâbu’l-Fîl
KAVİMLERİN
HELAKI
Ciddî
bir uyanıklık içinde geçirilmesi icap eden bu imtihan dünyâsında, maalesef
insanların çoğu derin bir gaflet uykusundadır. Lâkin bu cehâlet, dalâlet ve
gaflet uykuları, onları hazîn ve hicranlı bir âkıbete sürüklemiştir. Dünyâ,
onlar için bir aldanış mekânı olmuştur. Müsbet
veya menfî, gidilen her yolun kabre vardığı bu yaldızlı dünyâda, îmansızlığın
ana sebepleri; düşüncesizlik, cehâlet,
gaflet, şehvet, dünyâ nîmetlerine boğulma, gâfilleri taklîd etme, koyu bir
maddecilik zihniyeti, ahlâksızlık ve netîce olarak kalbi, nefse fedâ etmektir.
HELAK
EDİLEN KAVİMLER
İnsanlık
târihi, iman ve ahlâk yolundan çıkan azgınlara tatbîk olunan nice ilâhî gazap
tecellîlerine şâhid olmuştur. Nûh, Âd ve Semûd kavimlerinin kibirli insanları;
peygamberlerle mücâdele eden, kendisinin tanrı olduğunu iddiâ eden ve sonunda
bir avuç suda helâk olan Firavun; bir sineğin mağlûb ettiği Nemrud; yaşayışları
hayvanlardan daha aşağı olan ahlâksız Lût kavmi ve benzerleri, zulüm ve
isyanlarına bürünerek bu dünyâdan göçüp gittiler.
Allâh
Teâlâ şöyle buyurur:
“Onlara,
kendilerinden evvelkilerin; Nûh, Âd ve Semûd kavimlerinin, İbrâhîm kavminin,
Medyen halkının ve altüst olan şehirlerin haberi ulaşmadı mı? Peygamberleri,
onlara apaçık mûcizeler getirmişti. Allâh onlara zulmedecek değildi, fakat
onlar kendi kendilerine zulmetmekte idiler.” (et-Tevbe, 70)
Küfür,
isyan, zulüm ve haksızlık târihi, ilâhî intikâmın dehşetli örnekleri ile
doludur. Allâh’a ve peygamberlerin gösterdiği yola muhâlefet ve isyân
edenlerin, er-geç ilâhî kudretin acı azâbı ve çetin tecellîleri ile
karşılaşmaları, kaçınılmaz ve değişmez bir ilâhî kânundur.
Allâh
Teâlâ, peygamberleri, nefsânî arzuların açtığı toplum yaralarına şifâ vesîlesi
olmak üzere insanlığa ikrâm etmiştir. Lâkin dünyânın yaldızlarına aldananlar,
peygamberlerin açtığı nûrlu ufuklardan ayrılmışlar, ebediyet bedbahtlığının
korkunç enkâzı hâline gelmişler, toplumlarını vîrâneye çevirmişlerdir.
Sefâletlerini saâdet zannetmenin hüsrânına uğramışlar, yaratılış hikmetini ve
esrârını kavrayamayıp hayvanların hayatlarını taklîd etmişler ve neticede ilâhî
gazaplara dûçâr olarak helâk olmuşlardır.
Kur’ân-ı
Kerîm’de buyrulur:
“Biz
onlardan önce nice nesilleri helâk ettik. Sen, onlardan herhangi bir kimseyi
görüyor veya onlardan cılız bir ses olsun işitiyor musun?” (Meryem, 98)
“Onlar,
yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin âkıbetlerinin nice olduğuna
bakmadılar mı? Ki onlar, kendilerinden daha güçlü idiler; yeryüzünü işlemişler,
onu, bunların îmâr ettiklerinden daha çok îmâr etmişlerdi. Peygamberleri,
onlara da nice açık deliller getirmişlerdi. Zâten Allâh, onlara zulmedecek
değildi; fakat onlar, kendi kendilerine zulmetmekte idiler.” (er-Rûm, 9)
Âyette,
su ve mâden çıkarmak, ya da ekip dikmek için toprağı işleyen ve bayındır
beldeler meydana getiren, sonra da, inkârcılıkları yüzünden Allâh’ın gazabına
uğrayan Âd ve Semûd gibi eski kavimlere işâret edilmekte ve onların
kalıntılarına bakılıp ibret alınması öğütlenmektedir.
İnsanda
“acıkma” duygusunun meydana gelmesi, vücûda gereken hayâtî malzeme
ihtiyacındandır. Darlık zamanlarında insanların Allâh’ı araması ise, rûhun
ihtiyâcından kaynaklanmaktadır. Nemrûd’un, Hazret-i İbrâhîm ateşe atıldığında,
ateşin O’nu yakmadığını görünce; “Kendi tanrılığımdan vazgeçmem; lâkin senin
Rabbine dört bin sığır keseceğim!” demesi ve Firavun’un, suda helâk olacağını
anladığı zaman “Benî İsrâîl’in inandığı Allâh’a inandım!” demesinin hiçbir
değeri yoktur. Başı sıkışan gâfillerin, ölüm buhrânı geçiren münkirlerin,
tesellîsiz ve himâyesiz kaldıkları korkunç anlarda kendilerine gelmeleri ve iç
âlemlerine dönmeleri, insan fıtratındaki dîn ihtiyâcının muktezâsıdır. Ömürlerini, küfür ve gaflet çalkantıları
içinde geçirenlerin son hâlleri, ne hazîn bir çırpınış ve tükeniştir. Ölüm
meleğinin; «Daha evvel neredeydin?» demesi, acıklı bir azâbın başlama ânıdır.
Ölüm,
dünyâya âit bütün zevklerin iptali, aynı zamanda bütün fânî alışverişlerin
nihâyetidir. Bu sebeple, sâlihler ve
ârifler, nefeslerini bir ömür tesbîhi hâline getirerek hakîkate yaklaşırlar.
Vücûdlarını müşterek bir ölüm tâlimi içinde nûrlandırarak fânîlikten
sıyrılırlar. Herkes değişik bir yerde ve değişik bir uykuda iken onlar, farklı
bir tecellîde olurlar.
Şâyet
ölümden kaçmak ve korkmak îcâb ediyorsa, akşamlar yaklaşırken korkularla
titrememiz lâzımdır. Hâlbuki gecelerin esrârına dalarken içimizden bir korku
geçirmiyoruz. Çünkü sabahın gelmesi, bir hilkat kâidesi ve ilâhî bir tanzimdir.
O hâlde, ölümün koynundan da bir hakîkat sabâhına kalkılmasının tabiî görülmesi
lâzımdır.
Hak
Teâlâ buyurur:
“Ey
insanlar! Allâh’ın va’di elbette ki haktır. Sakın dünyâ hayatı sizi aldatmasın!
Hîleci şeytan, Allâh’ın affıyla sizi kandırmasın!” (Fâtır, 5)
Âhiretsiz bir dünyâ ferahlığı elde etmek için
dünyâ süslerine bürünen ve fânî lezzetlerde son gününe kadar yorulanların hâli,
ne hazîn bir tükeniştir! İslâmiyet ise, cihâna hikmet gözü ile bakmayı
emretmekte ve hayatın istikâmet üzere ve şuurlu bir şekilde yaşanmasını istemektedir.
Cenâb-ı Hak buyurur:
“Sizi
abes olarak (boş yere) yarattığımızı ve huzûrumuza getirilmeyeceğinizi mi
sandınız? Mutlak hâkim ve Hak olan Allâh çok yücedir. O’ndan başka ilâh yoktur.
O, yüce Arş’ın Rabbidir.” (el-Mü’minûn, 115-116)
“İnsanlar, imtihandan geçirilmeden, sadece
«îmân ettik» demeleriyle bırakılacaklarını mı sandılar? And olsun ki, Biz
onlardan öncekileri de imtihandan geçirmişizdir. Elbette Allâh, doğruları
ortaya çıkaracak, yalancıları da mutlakâ ortaya koyacaktır. Yoksa kötülük
yapanlar, bizden kaçabileceklerini mi sandılar? Ne kadar kötü (ne yanlış) hüküm
veriyorlar!” (el-Ankebût, 2-4)
İslâm
dîni, insanın beşikten mezara kadar hayatını tanzîm edip, onu, âhiret âleminin
esrârına ve gaybî hakîkatlerine hazırlar. İnsanın; beşik ile tabut arasındaki
münâsebeti kavrayamadan, kâinattaki mevkîini ve vazîfesini tâyin edemeden ve
gideceği mezar yolculuğunun hikmet ve ibretini id¬râk edemeden, hayatı gâyesiz
bir şekilde yaşayışı ne büyük bir hüsrandır! Bu hâl, ardında hazîn bir hâtıra
yığını bırakarak ölümün girdaplarında kaybolmaktan başka nedir?
Peygamberlerin beşerî güçleri tükendiğinde
kendilerine ilâhî nusret yetişir ve inkârcılar üzerine Allâh’ın kahır ve
intikâmı tahakkuk eder. Nûh -aleyhisselâm-’ın, 950 senelik sabırdan sonra
tahammülü bitti ve âyet-i kerîmede bildirildiği üzere:
“(Yâ Rabbî!) Mağlûb oldum, bana yardım et!
(İntikâmımı al!) diye Rabbine duâ etti.” (el-Kamer, 10)
ALLAH’IN
GAZABI İLE İLGİLİ AYETLER
Nihayetsiz
bir merhamet, ilim ve sabır sâhibi olan Yüce Rabbimiz, insanların zulümleri had
safhaya vardığı zaman onları şiddetle yakalar ve âleme ibret kılar:
“…Şüphesiz
O’nun yakalaması, pek elem vericidir, pek çetindir!” (Hûd, 102)
Hattâ
öyle yakalar ve helâk eder ki bu azâba dûçar olanların bir daha ıslâh olmaları
mümkün olmaz. Bu hakîkate âyet-i kerîmelerde şöyle işâret edilir:
“Helâk
ettiğimiz bir belde için artık (yeniden mâmur olmak) imkânsızdır. Çünkü onlar,
geri dönemeyeceklerdir.” (el-Enbiyâ, 95)
“(Müşrikler)
kendilerinden önce kaç nesli yok ettiğimizi ve bu yok olup gidenlerin bir daha
onlara dönüp gelemeyeceklerini görmüyorlar mı?” (Yâsîn, 31)
Kur’ân-ı
Kerîm, geçmiş kavimlerin helâk edilişlerini anlatırken bunun sebepleri üzerinde
de durmakta ve sonradan gelenleri îkâz etmektedir. Bu sebeplerin başında
Allâh’ın nîmetlerine karşı nankörlük etmek, şükredecek yerde bol nîmetler
içinde şımarmak, zulüm ve haksızlıkta ileri gitmek gibi büyük günahlar
gelmektedir. Mevzuyla alâkalı âyet-i kerîmelerde şöyle buyrulur:
“Biz
refâhından şımarmış nice memleketleri helâk etmişizdir. İşte, onların
kendilerinden sonra pek az iskân görmüş harâbeleri! Biz onların (hepsinin)
vârisi olduk.” (el-Kasas, 58)
“…Biz
halkı zâlim kimseler olan şehirlerden başkasını helâk edici değiliz.”
(el-Kasas, 59)
“Nitekim
birçok memleket vardı ki, o memleket (halkı), zulmetmekte iken, biz onları
helâk ettik. Şimdi o ülkelerde duvarlar, (çökmüş olan) tavanların üzerine
yıkılmıştır. Nice kullanılmaz hâle gelmiş kuyular ve (ıssız kalmış) ihtişamlı
saraylar vardır.” (el-Hacc, 45)
İnsanların
başlarına gelen dünyevî ve uhrevî bütün musîbetlerin, bizzat kendi elleriyle
yaptıklarının karşılığı olduğunu Allâh Teâlâ şöyle haber vermektedir:
“İnsanların
elleriyle kazandıkları (günahlar) dolayısıyla karada ve denizde fesat zuhûr
etti. Bu, onlara, yaptıklarından bâzısının acısını tattırmak içindir. Umulur ki
(tuttukları kötü yolu terkedip) Hakk’a dönerler.” (er-Rûm, 41)
Yorumlar
Yorum Gönder